ULUDAĞ GÖNÜLLÜLERİ SERENCAMI
ULUDAĞ GÖNÜLLÜLERİ SERENCAMI
Cumhuriyet sonrası Uludağ’ı anlatmaya girişiyorum . O günlere tanıklık edenlerin anılarını okudukça ‘vay be böyle bir Uludağ’ı yaşamak acaba bize neden nasip olmadı’ diyeceksiniz. Ormanı,dereleri, su kaynakları,yaban hayatıyla, seyrine doyamadığınız Uludağ ‘parkları’yla müstesna bir doğa. Henüz beton yapılarla dokusu katledilmemiş bir dağı getireceğim gözler önüne. Çadırlı kamplar da yaşanan samimi, sıcacık arkadaşlık,komşuluk ilişkileriyle örülü ‘hiç bitmesin bu kamp’ dedirten günler. Kış vakti Bursa’dan başlayıp oteller bölgesine kadar süren tabana ve kayaklara kuvvet yolculuklar. Binbir zahmetle düzenlenen pistler. Bu pistlerde tahta kayaklar, gabardin pantolon, palto ve botlarla kayak yapmayı öğrenme mücadelesi. Bir zamanlar Kayakevi ve Büyük Otel’den başka kalacak yeri olmayan Uludağ’ın hikayesi buradan başlıyor
Cumhuriyet’in ilk yıllarına vardığımızda dağın adı Keşiş Dağı’ndan “Uludağ”a tercüme edilmiş. Uludağ’a kendi zamanımda ayak basmışken burada bir noktaya dikkat çekmek isterim. Dağın isimlerini peş peşe sıralarsak yani Olypos, Tanrı Dağı,Keşiş Dağı ve Uludağ dört isim de O’nun kutsal ve ulu bir dağ olduğuna vurgu yapıyor. Marmara bölgesi’nin en yüksek zirvesi . Her üçünde de O’na isim babalığı yapan insan toplulukları Uludağ’a saygıda kusur etmemiş.
Ancak günümüz Uludağ’ı o günleri mumla aratan bir görünümde şimdi. Arsız ve görgüsüz kapitalist zihniyet rant uğruna Uludağ’ı katletti. Kaynak sularını kirletti, pazarladı, oteller ve kamu dinlenme tesisleri önüne gelen derenin kaynağın suyunu çevirip resmen ‘çaldı’, pist açmak uğruna binlerce çam ağacı kesildi. Oteller Bölgesi’ne kapasitesinin çok üzerinde ve de Uludağ’ın doğal görünümünü hiçe sayan kişiliksiz dev beton yapılar dikildi. Yaban hayatını yani endemik bitkileri, derelerdeki balıklarını vb adeta kazınıp yokedildi. Ancak bu iç karartıcı tablonun taa başına gitmek istiyorum.
Ben bundan sayfalarda Uludağ’ın ‘yokediliş’ hikayesini değil O’nu sahiplelenen O’nun sunduğu doğal değerlerin kıymetini bilip O’nun ‘öğrettikleri’yle hayatlarına anlam katan, ruhsal ve bedensel olarak güçlenen Cumhuriyet sonrası kuşağının (benim adlandırmamla) “Uludağ Gönüllüleri’nin anılarını, hikayelerini serüvenlerini anlatacağım. Geçmiş yıllar içerisinde sözlü tarih görüşmeleri yaptığım, Uludağ sohbetleri ettiğim bu gönüllülerin çoğu artık hayatta değil. Babam Mustafa San’ın yanısıra dayım Aydın Aycan’ın fotoğraf arşivi öte yandan benim müzayedelerden topladığım, Uludağ gönüllülerinin benden esirgemediği fotoğraflar, belgeler bu anlatının sayfalarında yer alacak.
Lafı uzatmadan bundan sonrasına Uludağ’ı yazıyla, kışıyla dolu dolu yaşayan bir kuşak sizlere ‘rehberlik’ yapacak. O’nlar Uludağ’ın dostu, arkadaşı olan ‘son tanıklar’; Uludağ Gönüllüleri.
ÖNCE YAZ
Uludağ genellikle kışıyla akla gelir ancak yaz mevsimini dağda geçirenler o günleri hiç unutmaz. Ben de çocukluğumdan başlayarak 20’li yaşlarıma kadar her yaz dağa çıkan birisi olarak tatili hep dağ tatili olarak bellemişimdir. Şimdilerde tatilin yolu hep denize çıktığından hala yadırgıyorum bu tatile çıkma anlayışını. Bana göre tatil deyince aklıma aklıma hala ilk gelen dağ yani dağ pikniği,dağda yürüyüş, dağda kamp oluyor.
Hüseyinalan, Dolubaba, Kirazlıyayla, Çobankaya, Cennetkaya,Sarıalan vb parklarda mekteplerin açılmasına kadar süren aile boyu yaz kampları. Bursalılar yazın sıcağından kaçmıyor aslında kendilerine sepserin bir ortam sunan Uludağ’a göçüyor.1800- 2000 metre rakımda serin ve bol oksijenli havası çam ormanları, kaynak suları, dereleri, kayalıklarıyla dev bir park görünümünde Uludağ O’nlara kucak açıyor. Peki bu kucağa kavuşmak, onula hemhal olmak için yaşanan ‘göç’ günlerine gidelim. Küçük yaşlardan başlayarak kardeşim 2 ben beş yaşındayım yani Uludağ’ın yaz kamplarında boy gösterdim. Ailemle ilk çıktığım zamanları hatırlamıyorum ancak 1959 yılından başlayarak yaklaşık on yıl capcanlı. Dağa çıkışa hazırlık yapılan günlerin birebir tanığıyım.Günler öncesinden kampa götürülecek malzeme listesi hazırlanırdı. El feneri, gaz lambası, yatak yorgan battaniye, ispirto ocağı vb. Sonunda beklenen gün gelir. Bir arabaya doluşup Uludağ yolunu tutardık. Kamp alanında mahruti çadırlarda yani o günün Kızılay çadırları diyeyim.Tek direkli yüksek kalın kanvas kumaştan çadırlar kurulur. İçerisine karyola, masa. sandalye yerleştirilip düzen kurulurdu. Kamp alanı içerisinde sabah kahvaltısı ve akşam yemekleri açık mutfakta hazırlanır uzun masalarda tüm kamp sakinleriyle birlikte yenirdi. Yemek vaktini bildiren çanı sesi hala kulaklarımda. Kampta tüm kamp sakinleri biribirinin yardımına koşar eksik ihtiyaçları biribirinden temin ederdi. O günlerde Uludağ’da gündelik ihtiyaçları karşılayan hiçbir dükkan yoktu. O nedenle günübirlik Bursa’ya inenlere siparişler verilirdi. Onca zahmete karşılık o kamplarda tatil yapanlar kamp tadını hiç unutmaz ve yılmazlardı. Kamp süresi dolmaya yakın kamp sakinleri gelecek yıl aynı devrede buluşmak için biribirlerine söz verir sıcak anılarla gözyaşları içerisinde birbirlerine veda ederlerdi.
Nasıl ağlayıp unutsunlar ki o günleri! Kamp yaşamı süresince Sarıalan,Zirve,Paşa çayırı,Kirazlıyayla,Kuşaklıkaya,Göller bölgesi, Sarıalan, Aras, Kırkpınarlar, Dombayçukuru, Softaboğan, Paşa Çayırı,Yavuz Sultan Selim Senaberliği vb rotalara düzenlenen piknikli yürüyüş güzergahları. Küçük çocuklar babalarının omuzlarında, sepetler içerisinde nevaleler, boynumuzda dürbün, kimimizde su termosları ha babam de babam saatler süren yayan yolculuklar. Hedefe varıldığında karpuzları, rakıları buz gibi dere sulara yatırılır arkasından çarşaflar yayılıp piknik menüsüne hücum. Geceler başka bir alemdi kamplarda. Kamp ateşleri yakılır etrafında halka olup şarkılar, türküler fıkralarla gırla giderdik. Dolunayda gruplar halinde Belvü Kaya’ya yürüyüp kayalara çıkıp Uludağ’ın büyülü manzarasını seyretmek müthiş bir keyifti. Ya Dombayçukur’unda derenin yarattığı doğal havuzunda yüzmeler, Sarıalan’a patikalardan yürürken toplanan ‘çay üzüm’leri, hele hele Uludağ’da faaliyet gösteren mandıralardan temin edilen süt, taze peynir yoğurt lezzeti..
DERKEN KIŞ GELDİ
‘Nefes nefese’ biten yaz anılarını bitirip kış günlerine gelirsem. Bu günlerle ilgi anılarım yok. Bugünleri o günlere tanık olan Uludağ Gönüllüleri’nden ‘naklen’ aktaracağım.
Yılın ilk karı düşmüş ve hemen hepsi Bursalı Uludağ Gönüllüleri’nin ayakları karıncalanmaya başlamış bile. Öncelikle babam annem, dayım Aydın Aycan’dan dinlediğim anılar başka bir alem!
Teferrüç’te ‘Tenekeli Kahve’de buluşup ‘ Elma Çukuru’ ya da ‘Papazuçuran’ patikalarını takiple ya Otel gözü ya da taaa oteller bölgesine kadar kimi tabana kuvvet kimi zaman kayaklara kuvvet hedefe varış. Ya da Karabelen’e kadar inleye ahlaya çıkan otobüslerle Karabelen’e oradan kayakları ayaklara takıp ‘ha babam, de babam’ ‘Koca Ahmet’ kestirmesi rotasını tuttur. Arkasından dört beş saatlik bir yürüyüş sonunda Oteller Bölgesin’de Zirve’yle göz gözesin.
Epi topu iki konaklama tesisinin bulunduğu bugünün Oteller Bölgesindesin artık.
Birisi Büyük Otel’i diğeri Kayakevi. Büyük otel daha varlıklı konuklar yanısıra devlet erkanının kaldığı bir otel. Kayakevi’nin ‘konukları’na gelince. Bursa’lı amatör kayak tutkunları; esnaf,memur,öğretmen,öğrenciler. İlerleyen yıllarda ise kayak milli takımına ev sahipliği yapacak…Bursa’lı kayak tutkunları kız erkek özellikle hafta sonları kayakevinin vazgeçilmez konukları arasında. Kayakevi o yıllarda soba ile ısıtılıyor. Daha doğrusu ısıtılmaya çalışılıyor. Odalar öyle bildiğiniz otel odalarına benzemiyor. Erkekler ve kadınlar biribirinden ayrı ranzalı koğuşlarda kalıyor.Elektrik yok gibi. Jeneratör var ancak çok kısıtlı çalışıyor. Gece vakti gaz lambaları, mumlarla idare ediyor amatör kayakçılar.
Telesiyejin kendini henüz göstermediği zamanlar o günler. Haliyle kayak yapılacak pistler de amatör kayakçılar tarafından kaymaya uygun hale getiriliyor. Kayakçılar ayaklarında kayakları pistte yan yana dizilip bir hat oluşturuyorlar ve taaa tepenin üst sınırına kadar karları eze eze çıkıyorlar. Üç beş in çıktıktan sonra pist kaymaya uygun hale geliyor. Arkasından ski başlıyor. Fatin Tepe’den ya da Cennet Kaya’dan (o dönemin kayak takımları genellikle tahta malzemelerden oluşuyor) aşağı kendilerini koyveriyorlar. Pist bittiğinde bacaklara kuvvet yukarı tırmanıyorlar. Şimdinin telesiyejiyle günde 20-30 kere inip çıktığınız piste yukarıdan bakıp o günleri bir düşünün. Karla kaplı bir pistte tırmanmanın zorlu koşullarını o zaman daha kolay anlayabilirsiniz. Günde çatlasanız en fazla 4-5 kere tepeye inip çıksa da yılmıyor bu delikanlılar Her haftasonu hepsi yine aynı buluşma noktasındalar. Ha babam de babam ‘gık demeden’ yaşıyorlar bu çılgın serüven’i. Tekmil Uludağ hatıraları burdan başlıyor
İLK PANSİYON “KAMP”:HÜSEYİNALAN
Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk yılları başlayan sosyal dönüşüm izleri Bursa’da da kendini gösteriyor. Kadın erkek ve aile yaşam biçimlerinde önemli değişiklikler kendini gösteriyor. Bu değişimin başını çekenler genellikle eğitimli ya da eğitimini batıda tamamlamış doktor,avukat,müzisyen, öğretmen,mimar,mühendis kimi işadamı vb ‘cumhuriyet çocukları’. Bilmem hatırlarmısınız; Ünlü grafik sanatçısı Mengü Ertelin yapımcılığını üstlendiği ve TRT’de yayımlanan ‘Fark Yaratanlar’ o dönemin çok ayrıntılı özetini yaptı. Bu programda cumhuriyetin inşası yıllarında canlarını dişine takıp şehir köy kır kasaba dağ taş demeden ülkenin en ücra köşelerinde çeşitli projelere imza atan kişiler tanıtıldı. Anadolu’nun en ücre köşelerine kadar üç paraya binbir yokluk, içerisinde toplumun eğitimi,sağlığı ve daha bir çok alanda canla başla çalışan aydın cumhuriyet ‘çocukları’. Bu tv programında birçok cumhuriyet çocuğu’nu kayıt altına aldı. Ziraat,eğitim,sağlık,eğitim, hukuk,arkeoloji,şehircilik,mimarlık, inşaat vb birçok alanda Türkiye’nin yeni ufuklara yol almasında fark yaratan insanlardı O’nlar. Ancak programda gözükmeyen daha birçok cumhuriyet çocuğu daha vardı. İşte şimdi O’nların birkaçı Bursa Uludağ eteklerinde karşımıza çıkıyor. Türkiye mimarlık tarihinin önde gelen isimlerinden Turgut Cansever’in babası Dr Hasan Ferit Cansever. Bu doğasever doktor Yurt dışında tıp eğitimi aldıktan sonra Bursa’ya yerleşip Taşkapı semtinde bir muayehane açıyor. Dr Cansever’in bir önemli özelliği ise vejeteryen olması. (annem bu özelliğinden hastalarına vejeteryen diyet önerdiğini ailesiyle birlikte sıkı bir vejeteryen diyet takip ettiğini anlatırdı) Doğa tutkunu doktor tatil günleri ailesini arabasına attığı gibi keşif gezilerine çıkıyor. Bu gezilerden birisinde Uludağ eteklerinde Hüseyinalan köyünü keşfediyor. Bu ‘keşif’ arkasından köy evlerini pansiyon olarak kiralamanın kapısını açıyor. Uludağ’da ilk aile ‘kamp’ı 1932-33 yılında Hüseyinalan’da köyevlerinde başlıyor.Bu ilk girişim ilerleyen yıllarda çadırlı kamplara ‘terfi’ ediyor. Hüseyinalan’daki pansiyonlu günlerde annem F.Gönülhan San’da var. Annemin babası dedem Tevfik Aycan’ın arkadaşları ve aileleri ile birlikte kaldıkları köyevlerinde geçen günlerin anılarını o sıralar 9 yaşında olan F.Gönülhan San’dan ‘dinleyelim’;
‘Hasan Ferit tabiatsever bir insandı. Çevresindeki arkadaşlarına Hüseyinalan köyünden bahis açmış. Yaz aylarında köyevlerini kiralayıp yaz tatilini ailece köyde geçirmeyi teklif etmiş..Babam teklife sıcak bakmış.Bir gün annemi,Orhan(Tunçsiper) abiyi alıp Hüseyinalan’a gitmiş. Annemin de kafası yatmış. Bir yaz vakti denkler düzüldü kamyona yüklendi ver elini Hüseyinalan. Orman içenisinde Bursa’ya en yakın dağ köylerinden birisiydi. Çok sakin köşelerinden biriydi Uludağ’ın. Hatırladığım kadarıyla doktor aileleri ağırlıktaydı.Zaten Bursa’da o dönem sekiz-on doktor ailesi vardı.’
O dönemi anımsayan bir diğer bir ‘tanık’ Uludağ’ın duayeni bir isim. Orhan Tunçsiper. Nam’ı diğer ‘Bodur Orhan’. 2009 yılında O’nunla Uludağ eteklerine yaslı apartmanın taras katında Uludağ konuştuk. Orhan amca dedem tarafından akraba oluyor. Annesi Şadiye hanım ve ablası Hadiye abla 30’lu yıllar Aycan evinin devamlı müdavimleri arasında. Bodur Orhan sohbetimizin daha başında dedem Tevfik Aycan’ı anmadan edemedi;’Yaaa. Rahmetli Tevfik bey amca be… Çok mazlum bir adam…Deden oluyor di mi senin…Çok mazlum, sabırlı…O’nun Tophanede’ki evinde biz masaya onbeş onaltı kişi otururduk.. Halalar vardı..Biz gidiyorduk…..’diyerek Tophane’de şimdi Safran Otel olan evi, dedemi bu duygularla anımsadı. ‘Hüseyinalan’a ilişkin anlattıklarına gelince;
‘1932 yılıydııydı. Bursada beş doktor vardı. Beşinin de arabası vardı..Doktorlar hafta sonlarında ailece piknik yapıyor. İçlerinden birisi bir keresinde Hüseyinalan köyüne gitmiş. Sevmiş köyü. Havası, suyu, ormanı,çayırı müstesna bir tabiat köşesi anlıyacağın. Sonra diğer arkadalarını katıp gitmiş köye.Doktorlar köylülerle hoş beş ederken ‘yahu’ diyorlar köylülere ‘evlerinizi bize pansiyon olarak kiralarmısınız?’ Köylü yoksul. Bir iki düşünüp ‘ biz konu komşu bir odaya sıkışır’ız deyip ‘olur’diyorlar. Doktorlar çok uzatmadan hemen köylülerle pazarlığa girişiyor;’senin kaç odan var, ‘iki odam’,’senin’ ‘bi oda’,’senin üç oda derken hoop anlaşmışlar hemen oracıkta. Doktorlar o sırada yanlarında olmayan Tevfik bey amcayla birkaç yakınlarını da durumdan haberdar etmiş. Birgün Tevfik amca beni ablamı(anneannem Nezihe Aycan) alıp Hüseyinalan’a götürdü. Ablamla eve baktılar ablam ‘tamam’ dedi. İki sene aynı takım Hüseyinalan’da ev kiralayıp kaldı’
Hüseyinalan’da 10-15 aile 1932 ve1933 yıllarında köyevlerinde konaklıyor. Annemin anılarında Hüseyinalan günlerinin ayrı bir yeri vardı. Her ne kadar o zamanın koşullarında köy evleri malum sahipleri gibi çok yoksul. Yemek odası,yatak odası birarada. Banyo yok.
Annemin anıları arasında bu yokluğun göze zor görünen şahitleri pireler. Annem ;’o günlerden unutamadığım anım da pireler. Kaldığımız köy evlerinde çok pire vardı. Annem bizi dizlerinin arasına oturtup pire ayıklardı.’
Ancak yaz koşullarında yıkık dökük evlerin yükünü bahçe kaldırıyor. Maşinga bahçede kurulu. Yemek orada pişiyor. Köylünün sütü yumurtası bahçelerin sebze, meyvesi pansiyonculara tatil hediyesi.
Hüseyinalan günlerinde anneler zor koşullarda yemek,çamaşır temizlik telaşında koşturadursun, babalar iş telaşında Bursa’ya in çık yapadursun öteki tarafta bu günlerin en keyiflisi çocuklar. Nitekim o günleri annem neşeyle yadederdi; ‘çok güzel günler geçirdik.Kadınlar ve çocuklar köyde kalırdık.Erkekler kiraladıkları kaptıkaçtıyla Bursa’ya inerler. Akşamüstü dönerlerdi. Kimi geceler hep birlikte sofralar kurulur çalıp söyleyip yemek yerdik.Koskoca köy bizimdi. Bahçelerde binbirçeşit oyun oynar,salıncakta sallanır ağaçlardan inmezdik. Köylüler bize sonsuz müsamaha gösterirdi. Bahçelerindeki ağaçlardan topladığımız meyvelere kimse karışmazdı. Bizim kaldığımız ilk evin bahçesinde ev sahibimizin adı‘Hüseyin’di galiba düven kurmuştu. Çoluk çocuk düvene binerdik. Çok eğlendik.’
Hüseyinalan’da pansiyonlu günler iki yıl sürüyor. İki sene sonunda Çongara şimdiki adıyla Yiğit Ali köyü yakınlarında bir eşkiyalık olayı vuku buluyor. Bu olay sonrası erkekler çoluk çocuk dağa çıkmayı sakıncalı buluyor ve Hüseyinalan’da yaz tatili defteri kapanıyor.
O yıllarda şehirde büyük ses getiren olay sırasında Atatürk’de tesadüfen Bursa’da bulunuyor.
‘Patika’ sayfasında Çongara köyü nasıl Yiğitali oldu haberi..!
‘…..Yıl 1933, Çongara Köyü önemli bir yol güzergahında bulunan şirin bir Yörük Köyüdür.Sık sık devlete ait bazı değerli eşyalar özellikle de para bu yol güzergahından değişik yerlere taşınıyordu. Yolda güvenliğini şu anda olduğu gibi Jandarma Kuvvetleri sağlıyordu.Dağda yaşayan sadece Çongara Köyü sakinleri değildi. Bir takım kötü niyetli haydutlar da dağda yaşamaktaydılar. Zaman zaman insanların ve devletin güvenliğini tehdit etmekteydiler.İşte bu sefer de yolda para yüklü postaları gözlerine kestirmişlerdi. Posta arabaları Çongara Yolundan geçmekte iken haydutlar tarafından durdurulur. Haydutlar posta arabasını koruyan Jandarma görevlilerini şehit ederler. Bu sırada dağdan odun toplayarak köyüne dönmek üzere olan birisi çatışma seslerini duymuştur.Bu kişi olay yerine gider, haydutların posta arabasını soymaya çalıştıklarını görür. Hemen büyük bir cesaret ile eline aldığı odun parçası ile haydutların üzerine yürür. Haydutların hepsi bir bir kaçar. Ancak odun sopası ile haydutlar ile vuruşan bu yiğit insan buracıkta şehit olacaktır. Bu şahsın ismi Yiğitali’dir. Bu olayların yaşandığı sırada Atatürk de Bursa’da bulunmaktadır. Atatürk derhal haydutların bulunması talimatını verir. Haydutlar kısa bir süre sonra bulunurlar. Durum Atatürk’e bildirilir, Atatürk bu sırada Ankara’dadır. Haydutların yargılanma olmaksızın hemen asılmasını emreder. Haydutlar Heykel Meydanı olarak bildiğimiz meydanda idam edilirler.
Atatürk bu olaydan sonra köyün ismini Çongara yerine Yiğitali olarak değiştirmiştir.’
Annem’in hatıratında bu olayın tatsız bir ‘fotoğrafı’ var.Annem on yaşlarında Yiğitali olayı’na karışan ve yargısız infaz edilen 5 eşkiyayla Heykel’de ‘karşılaşmış’. Bir çocuğun yaşamında travmatik bir an. Gönülhan San anlatıyor ; ‘Görünce irkildim. Rüzgarlı bir havaydı. Darağacındaki eşkiyaların bedenleri paçavra kıyafetleri içerisinde bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Hem korktuğumu, hem de o insanlara acıdığımı hatırlıyorum’
Eşkiyalar yakalanıp sorgusuz sualsiz ipe çekilsede bu olay Hüseyinalan müdavimlerinin keyfini kaçıyor. Annem ‘eşkiyalık’ olayı herkesi ürküttü.Ertesi sene babam ve arkadaşları ‘ne olur ne olmaz’ diyerek Hüseyinalan’a gitmekten vazgeçti’ diyor.
DOLUBABA “SAKİNLERİ” ANLATIYOR
Hüseyinalan köyünde köy evlerinde başlayan yaz kampçılığı ateşi Çongara köyünde yaşanan eşkıyalık olayı dolayısıyla küllensede 2 yıl sonra Uludağ’da kamp fikri yeniden parlamaya başlıyor. Hüseyinalan kampının banileri Dr Cevat Tahsin Peksun, Halkevi Reisi Avukat Tevfik Aycan.Dr Ferit Cansever’in Bursa Vali’si Şefik Soyer’le yakınlığı var. Vali’den Uludağ Dolubaba’da kamp açma isteklerini dile getiriyorlar. Vali Soyer’de bu fikre sıcak bakıp Dolubaba kampının valilik himayesinde açılmasına karar veriliyor. Valiliğin himayesi demek öncelikle jandarmayla kampın güvenliğinin sağlanması demek. Yiğit Ali-Çongara köyü’ndeki eşkıyalık olayı dolayısıyla Uludağ’ı hala tekin bir tatil yeri görmeyen Bursalıların yüreğine su serpiliyor. Himaye bununla da bitmiyor tabii. Valilik kamp alanının düzenlenmesi, kamp sakinlerinin Bursa’ya geliş gidişleri ,jeneratör,iletişim yanısıra çadır ihtiyaçlarının karşılanması kampçıların elini kolaylıyor.
Dolubaba kamp fikri kalburüstü yani (bürokrat,esnaf,doktor,öğretmen,avukat vb) Bursalılara yepyeni alternatif bir tatil imkanı sunuyor. Aileler,yakın tanışlar kısacası tanıdık tanımadık birarada tatil fikri Bursalıların ilgisini çekiyor. Hüseyinalan’daki gibi 4-5 değil daha çok sayıda aile kampa katılmak istiyor.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Bursa sosyal tarihinde değişimin ‘vitrini’olarak ta görülebilir. O güne kadar evlerinden uzakta tatil geçirmeyen Bursalılar alternatif bir tatile adım atıyor.Kimi biribiriyle tanış kimi birbirini hiç tanımayan 30-40 aile yaz boyu 2 ay boyunca doğanın ortasında çadırların içerisinde birlikte yaşayacak. Kampın ilginç bir yanı ailelerin yaşadıkları çadırlar ev düzeni içinde kuruluyor. Yani aile büyüklerinin kaldığı çadır,çocukların çadırı ve mutfak çadırı biribirinden ayrı.
Kampta çadır yaşamının dışında da farklı bir sosyal hayat onları bekliyor. Kampçılar belki de hayatlarında ilk defa kadınlı erkekli guruplarla toplu gezilere çıkacak akşamları ateş başında birlikte şarkılar söyleyip eğlenceler tertip edecek. Çocuklar gençler sabahtan akşama kadar çamların altında koşturacak,alabalık avlayacak,yeni arkadaşlıklar kuracak,kayalar tırmanacak keşifler yapacak kısacası kamp yaşamındaki sosyal ortam onlara yaşam boyu unutamayacakları deneyim kazandıracak.
Dolubaba yaz kampında ailelerin çalışan bireyleri yani çoğunlukla erkekler valiliğin tesis ettiği otobüslerle sabah Bursa’ya gidip akşam kamp alanına çıkacak. Yani sizin anlayacağınız o günlere geri dönersek büyük küçük çoluk çocuk herkesin hayatında değişiklik yaratan bir anlamda onları özgür kılan bir ortam Dolubaba.
MUSA ATAŞ KİTABINDAN
Dolubaba’nın şimdi hayatta olmayan tanıklarında söz. Önce gazeteci ve “Uludağ Gönüllüsü” Musa Ataş’ın yazdığı ‘……………………’ kitapta Dolubaba’nın izlerine rastladık. Ataş Dolubaba’nın tarihinden kısacık bir anektoda yer veriyor önce sonra Dolubaba ‘konumu atıyor’ bizlere;
‘….Korunun içine bir baştan öbür başa tesviyeli bir otomobil yolu da yapılmıştır.
Dolubaba adı ‘Tuğlu Baba’dan gelir. Vaktiyle burada ihtiyar bir dervişin zaviyesi bulunduğu rivayet edilir.
Çeşmenin yanından şimale giden patika, Dolubaba’dan Bursa’ya inen kestirme yolun başıdır. Solda bir çamın dibinde dört tarafı taşlarla örülü bir mezar göze çarpar. Bu mezarın Tuğlu Baba’ya ait olduğu söylenir…..’
Musa Ataş ‘…………’devamında Bursa’dan Uludağ yoluna sapıp önce Dolubaba arkasından Karabelen’e kadar ‘sürüyor’ arabasını;
‘…..Otomobil ile dağa çıkanlar Çekirge’den sonra İnkaya namıyla tanınan büyük bir çınara ve içinde göl halinde suyu bulunan, bir yer altı mağarasına tesadüf ederler. Bazı meraklı yolcular, bu mağaraya çıralarla girerek içini gezmekten kendilerini alıkoyamazlar. Bu mağara coğrafyada da kayıtlıdır.
Dokuzuncu kilometrede sağ yanınızda şirin bir köy ile karşılaşırsınız. Burası Yiğitali eski adıyla Çongara köyüdür. Denizden 500 metre yüksektir.
12 kilometrede ormanlık alan başlar
14. kilometrede yol ikiye ayrılırn. Sağa giden Orhaneli şosesidir. Sola saparsanız dağ yoluna vurursunuz.
18. kilometrede yeni bir karakol ve yanında bir çeşme göreceksiniz. Buranın adı Dolubaba’dır. Sağda bir düzlükten geçildikten sonra, büyük çam ağaçları arasında bir koru görünür. Bu korunun içinde Bursalılar yazın, çadırlar kurup haftalarca kalırlar. Bu mevki denizden 1200 metre yüksekliktedir. Buradan itibaren sık çam ormanları başlar. Artık dekor değişir ve orman otele kadar sizi takip eder. 21. km’den sonra Karabelen’deyiz………
ÇOÇUKLAR İÇİN CENNET
Dolubaba’yı yaşayan tanıklardan birisi annem Gönülhan San. 2013 yılında kaybettiğimiz annemle sağlığında Uludağ’ı çok konuşmuşluğumuz var. Hüseyinalan’da ki ev pansiyonlu yaz tatilleri Yiğit Ali- Çongara köyündeki eşkiyalık olayı ardından sona erince özellikle çocukların bu karara çok üzüldüklerini söylerdi:
‘Uludağ’da çocuk olmak çok keyif vericiydi. Hepimiz şehrin ve ev okul hayatının getirdiği kısıtlardan çook uzaktaydık.
İşte bu nedenlerden Dolubaba’yı duyunca havalara uçtuk. Mutlu olduk senin anlıyacağın. Dolubaba kampı sıralarında Gönülhan san 12 yaş civarında o günlere ilişkin anıları nı anlatırken kampın Vali Şefik Soyer’in himayesi altinda kurulduğunu söyledi. ‘Dolubaba’da Uludağ’ın belki ilk toplu çadırlı kampı kuruldu.Bursa’nın kalburustu kişileri bu kampa katılırdı aldı. Kampta jandarma vardı. Onlarla birlikte telefon hattı çekildi. Jandarma ve telefon halka güven veriyordu Herkes mutfak yerine kurulan çadırlarda yemeğini kendisi yapardı. Çadırlarda soba yoktu. Battaniyelere sarınıp uyurduk. Kamp yaşamımda hiçbir tatsız olay yani bağırış çığırış kavga gürültü vukuat yaşanmadı. 30-40 ailenin birarada yaşadığı bir kamp bugün olsa ne olur bilmiyorum! Çok güzel vakit geçirirdik.Herkes biribiriyle çok iyi geçinir eksiği olan komşusundan alır kimi zaman pişen yemekler komşu çadırlara ikram edilir, çadırlar arası beş çayı çay sohbetleri pek revaçtaydı. Kamp yakınlarındaki mandıralardan taze süt yoğur peynir tereyağ alırdık. Geceleri ateş yakılır şarkılar türküler söylenir kimi zaman tombala oynardık. Birde toplu gezilere çıkar piknik yapardık. Sarıalan,Kirazlıyayla, Karabelen,KurtkayaAyı Çeşmesi aklımda kalan piknik güzergahları.Hatta zirveye göllere gittiğimizi hatırlıyorum.Temmuz ağustos ayları boyunca Dolubaba kampı iki ay sürerdi. Birkaç sene bu böyle devam etti.
İLHAN PEKSUN ANLATIYOR
Dolubaba kampının ikinci canlı tanığı İlhan Peksun. Bursa’nın ünlü doktorlarından Röntgen Mütehassısı Dr.Cevat Tahsin Peksun’un oğlu olan İlhan Peksun’da Uludağ tutkunlarından.
Küçük yaşlardan başlayarak ilerleyen yıllarda da eşiyle birlikte Uludağ’ın peşini bırakmamış. Yaz kış Uludağ hayatının içerisinde yer almış. İlhan Peksun’la yaşamının son yıllarında Uludağ konuştuk. O uzun sohbetin içerisinde Dolubaba’da yer aldı. İlhan Peksun nüktedan bir insandı. Sohbetin daha başında bu özelliği kendini gösterdi. Peksun’ Babamın ilk teşebbüsü yaz dağcılığıdır. Önce Hüseyinalan sonra Dolubabada kamp yapmaya başlamışlar. Hüseyinalan günlerini hatırlamıyorum. Çünkü o sıralar dünyada yokmuşum’ deyince ikimiz de gülmeye başladık. Sonra Peksun mizah dozu yüksek bir anlatımla Dolubaba günlerini döktürmeye başladı.
‘Dolubaba’ya ilk çıkışımız benim ailede ufaklık olduğum zamanıma rast geldi. Ben o kadar küçükmüşüm ki,babam altıköşe bir uçurtma yapmış, ben ipi tuttuğum zaman uçurtma beni havaya kaldırırmış anla artık ’
Babam Cevat Peksun ilk Uludağ kampını eski adıyla Çingene çayırı şimdi ise Safonun yeri’nde kurmuş. Bizimkiler dağın yabancısı değiller anlıyacağın.
Dolubaba zamanlarında babam Bursa’nın ilk hususi arabalarından birisinin sahibi. 1924 model Chrysler bir arabası vardı. Dört kapılı tenteli bir arabaydı.Speetleri direksiyonu tahtaydı.Hafta sonları hariç kamptan sabahlayih erkenden hastaneye iner. Akşamüstü Dolubabaya çıkardı.
Çingene çayırı,Hüseyinalan derken yaz dağcıları bir iki aile ile başlamış sonra çoğalmışlar. Hüseyinalan’dan sonra yeniden çıkacaklar ama nereye. Babam Uludağ’ı az çok tanıdığı için o dönem Bursa’da Garnizon Komutanı Fikri beye Dolubaba’yı telkin etmiş. Fikri beyin kafasına yatmış. Dolubaba konusunda Vali Şefik Soyer’in de bilgisi var. Vali de kamp fikrini destekleyince kamp fikri hayata geçmiş.
O zamanlar içinde ailelerin kalacağı büyüklükte çadır yok Türkiye’de. Kızılay’ın mahruti dediğimiz cinsten çadırları var . Düşün yemek odası olarak kullandığımız çadırın içerisinde 12 kişi yemek yerdik. İcine 6 karyola alan 12 kişilik çadırımız vardı. Benim ayrı bir çadırım vardı. Mutfak çadırı, misafir çadırı. Misafir çadırımızın içerisinde iki karyola vardı.O
kadar teferruatlı giderdik ki kamyon gelir bir kamyon dolusu eşya ile gidilirdi.
Kampçıların çadırları ise Garnizon komutan’ı Fikri beyin emriyle top arabalarına yüklenip kampa getirilirdi.
Hiç unutmam. Dolubaba’ya çıkacağımız bir sene. Eşyalar hazırlanmış evde oturmuş babamı bekliyoruz.Derken kamyon geldi yola çıkacağız ama bi yağmur sel gidiyor ortalık.. Babam verdiği karardan katiyen dönmeyen bir adam.Karyolalar, çadırlar yatak yorgan mutfak eşyası o yağmurda yüklendi kamyona. Altı kişiyiz. Dağ yoluna vurduk 14 km gittik gittik. Kamyon çamura battı gitmiyor. Babam hepimizi indirdi kamyondan. Bir tek babaannemi bıraktı. Yağmur altında ıslana ıslana yürüdük Dolubabaya kadar. Sonra zor zahmet çadırları kurduk.Ertesi gün köylüler geldi eğrelti otları yayıldı çadırların içine.
Kamp önce yukarıdaydı sonra aşağı çamlığa taşıdılar. Çamlığa taşınınca katılımcı sayısı daha çok arttı.
Kamp hayatı o günlerin Bursa’sında büyük sükse yaptı. Kampa katılanlar memnuniyetlerini dile getirdikçe kampa katılanların sayısı her yıl artmaya başladı.
Katılım arttı. Vali Şefik bir gün belediye mensuplarını getirip O’nlara kampı tanıttı. Daha sonra Belediye çalışanları aileleleriyle kampa katılma kararı aldı. Bunun üzerine memurlar için otobüs stahsis edildi.
O dönemin Vali’si Şefik Soyer sık sık kampa ziyarete gelirdi. Vali’nin girişimiyle elektrik şirketi büyük jenarötör getirilip kuruldu. Kampın güvenliğini jandarma sağlıyordu. . Jandarmayla birlikte telefon da geldi. O günün şartlarına bakarsan iyi planlanmış bir yaz kampıydı. Katılımcılar arttıkça Dolubaba’da yaşam renklenmeye başladı. Geceleri düzenlenen etkinlikler için askeriyenin büyük ‘ bowman’ çadırları getirildi. Bu çadırların içerisinde eğlenceler düzenlendi. Tombala vb derken bu iş giderek tekamül etti..
Pist yaptılar.Haftada bir gün caz orkestrası gelmeye başladı. Dolubabada danslı geceler düzenlenmeye başladı. Kamp sakinleri arasında da musikişinas kimseler vardı. Mesela kimi geceler bankacı Ekrem bey flüt çalardı, eczacı Tevfik bey ut çalardı, doktor Münir Halil bey keman çalardı.
Yaşımız büyüdükçe Dolubaba kampında uçurtmadan terfi ettik. Senin dayın Aydın ve bir grup arkadaş Uludağ’ın derelerinde alabalık avlardık. Bir gün benim bisikletimle balık avlamaya gittik.Akşama kadar balık avladık.Dönüşe geçtik. Büyük Otel’den çıktık, otel gözünü geçtik bisikletin kadrosu kırıldı.Aldık elimize bisikleti yürüyorruz derken karanlık basmaya da başladı. Kısmet işte o sırada otobüs çıktı önümüze.Bizi alıp dolobabaya bıraktılar..
Dolubaba’da çadırlı kamp hayatı uzun süre devam etti. 2. Dünya harbi yıllarına geldiğimizde lastik sıkıntısı baş gösterdi. O günleri hatırlarım,hiç unutmam Dolubaba’ya çıkan otobüslerin otobüslerin tekerleklerini zincirlerle sararlardı. Mehmet isminde bir kamyoncu vardı. Dolubaba’ya giderken aşağı virajdan yukarı viraja kadar iki defa lastik yaptığını hatırlarım. Çocuk aklımızla ‘ne tahammüllü adamsın’ derdik Mehmet amcaya.
Harp zamanında ortaya çıkan lastik sıkıntısına benzin de eklendi. Sonunda Dolubaba kampına ilgi azaldı. En son kampı şöyle hatırlıyorum. Bursa Vali muavininin ikiz oğlunun olduğu 50-51 seneleriydi. Dolubaba kampı son kez o yıllarda yapıldı.
PAYRAZ RÜZGARI ALIRDI
Dolubaba kampının perdeyi kapatması ile ilgili başka anektodta Bodur Orhan’la yaptığımız söyleşide karşımıza çıkıyor. Bodur Orhan’ın 13-14 yaşlarında. O Dolubaba Kampı’nın perdeyi kapatmasını poyraz rüzgarına bağladı. Bodur Orhan; “ Dolubaba’da çok poyraz eserdi. Savaş yıllarında kampa ilgi azaldı. Daha sonraki yıllarda kamp poyrazında etkisiyle Kirazlı’ya kaydı.Ancak Kirazlı da poyraz tutuyordu. İlerleyen yıllarda kamplar oteller bölgesi yani Cennetkaya,Kurt Kaya daha sonra Çobankaya arkasından Sarıalan’a öyle yayıldı.
BİR CEVAP YAZ